::Anasayfa::        ::Etkinlikler::        ::Foto Galeri::        ::Kültürel Değerler::        ::Kanunlarımız::        ::Linkler::        ::İletisim::

ZEUS MAĞARASI

Lokalizasyonu
Dilek yarımadası B.Menderes Deltası Milli Parkına giden yol üzerinde Parkın giriş kapısının sol tarafında, 200 m. İçeride yer alır. Küçük bir obruk ve yer altı su kaynağının oluşturduğu havuz şeklindeki tabanı ile etkileyici doğal güzelliktedir. Mağranın yolu Belediye tarafından düzenlenmiştir ve girişi, 20 metre kadar kayrak (kaygan) taşlı patikadan sağlanır
Mağaranın Jeolojik Oluşumu

Yeraltı sularının kendiliğinden yeryüzüne çıkmasıyla kaynaklar oluşur.Dört çeşit kaynak vardır.
Kalkerli yapıların bulunduğu yerlerde yeraltı sularının kalkeri aşındırarak yeryüzüne ulaşmasıyla oluşan kaynağa karstik kaynaklar denir.
Karstik arazide yeraltı sularının yatağını oluşturan mağaraların yıkılmasıyla ise obruk dediğimiz çöküntüler oluşur.

Başka bir tanımda: bazen yer altı suları kalkerli kayaçların bulunduğu yerlerden geçerken yeryüzüne yakın bölgelerde bu kayaçları aşındırır. Bir süre sonra bu yerlerde çöküntüler meydana gelir. Suların buralarda birikmesiyle de göller oluşur. Bu göllerin büyüğüne polye; daha küçük, yanları dik, ağız kısımları türlü genişlikte olabilen, derin doğal kaynaklara obruk denir.

İşte Dilek Yarımadası B.Menderes Deltası sınırları içinde kalan Zeus Mağrası da bu obruklardan biridir.

Bununla birlikte özellikle mağranın yakın çevresiyle de bağlantılı olarak hakkında çesitli söylenceler anlatılmaktadır. Baş Tanrı Zeus’un ve güzellik ve aşk Tanrıçası Afrodit’in suyunda yıkandığına dair rivayetlerden olsa gerek mağraya Zeus mağrası denmektedir. Mağaraya girildiğinde,ismini hakkettiğini kabullenir, O haşmetli tanrı “Zeus” un yüzünü görür gibi olursunuz. 10 – 15 metre derinliğindeki su adeta burayı bir havuz haline dönüştürmüştür. Mavi – Yeşil renkli su ; dağdan gelen tatlı suyun ve denizden gelen turzlu suyun karışımı ile yavan bir maden suyu haline dönüşmüştür. Kışın yöredeki gençlerin yazında turistlerin yüzme havuzu haline dönüşen mağara muhteşemdir.
Göktanrısı Zeus, kardeşi Poseidon’u kızdırdığında elindeki üçlü yabasını kaldırarak dalgaları kabartıp, denizi altüst eden Poseidon’un gazabından kaçıp sakinleşmesini beklemek için bu mağaraya sığınır. Dinlenir ve yıkanırdı. Güzelçamlı sakinleri ve yabancı turistler, denizin çok dalgalı olduğu günlerde ve havanın denize elvermediği günlerde tıpkı “Zeus” gibi burada yüzerler, o mitolojik havayı teneffüs ederl.
Mağranın sadece eski tanrı ve tanrıçaları ağırlamaktan öte hala günümüzde de mağranın bulunduğu bölgeye mistik ve dini bir anlam yüklenmiş, mağaranın Dilek Milli parkının adından dolayı mağaranın sağında ve solunda bulunan ağaçlara “Dilek” için bez parçaları bağlanmıştır.

    

q

PRIENE

Lokalizasyonu
Priene'nin kelime anlamı "Hisar Yurdu" demektir.Klasik çağın sonlarında kurulan ilk Priene kentinin lokalizasyonu tam olarak yapılamamıştır. Bununla birlikte Menderes Nehrinin bugün alüvyonla doldurmuş olduğu delta alanı içinde olduğu kabul gören bir görüştür. M.Ö. 350 yıllarına doğru kent yeniden bugünkü yerine yani Söke ilçesi Güllü Bahçe beldesi sınırları içinde kalan bölgeye inşaa edildi.
Milet'li ünlü şehirci-mimar "Hippdamos"un, kendi adıyla anılan "Hippodamos Planı"na göre yeniden yapılan bu kent, arkeolojide Hellenistik çağın en güzel kentlerinden biri olarak bilinir. Kentin "Naulochos" adında bir limanı olduğunu belgelerden biliyoruz ama bu limanın yeri henüz belli değildir.
Tarihçesi
Priene hakkındaki ilk bilgilerimiz; Ldya kralı Ardys zamanında, bu devletin hakimiyeti altında olduğudur. Ancak Perslilerin Ldya krallığını yenerek bu devletin varlığına son vermesinden sonra Priene’de Pers hakimiyetine geçmiş.
Priene de bölgedeki diğer İon kent devleri gibi Panionion birliğine dahildi hatta 12 İyon kenti olan Milet, Priene, Myus, Efes, Kolophon, Erythrai, Klazomenai, Foça, Samos, Kios, Teos, ve Lebedos'un meydana getirdikleri dini ve siyasi birliğin toplantı merkezi olan "Panionion", Priene'nin sınırları içinde kalıyor ve buradaki törenleri Priene'liler yönetiyorlardı. Bu da Priene'nin önemini arttırıyordu.
Priene de Panionion birliği içinde ortak hareket ettiği diğer ion kent devletleri gibi  Perslilere karşı olan ayaklanmaya katılmış, onun sonrasında yapılan lade deniz savaşında tüm donanması yanmış kent de  milet ve diğer ion kentleri gibi yakılıp yağmalanmıştı. Bu yıkılan eski Priene’nin yerine bugünde hala büyük hayranlık uyandıran yeni kent inşa edilmiştir. hatta  Mekodonya kralı İskenderin Anadolu’da  Perslilerle mücadelesi sırasında  geldiği Priene’de hala inşası devam eden Athena tapınağında bulunacak bir yazıtta isminin geçmesi şartı ile tapınağın yapım masraflarını üstlendiğini antik yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.
Antik kaynaklar yine Priene kenti ile ilgili Roma Döneminde Marcus Aerellous’un Kleopatra ile Atina Yunan Dünyasının en ünlü çalgıcı ve sanatcıları da yanına alarak çıktığı gezide bu sanatcıları geri götürmeyerek Priene’ye yerleştirdiğini aktarır.
Ayrıca M.Ö. 6.yy'da Priene'de antik çağın yedi bilgesinden birisi sayılan filozof ve hukukçu "Bias" yaşamıştır. (Antik çağda bilim ve sanata yön veren yedi bilge şunlardır; Milet'li Thales, Priene'li Bias, Girit'li Epimenides, Atina'lı Solon, Sparta'lı Khilon, Korint'li Periandros ve Syra'li Pherekydes) Priene kenti, Menderes Nehri'nin yavaş yavaş denizi doldurması sonucu bugün denizden epey uzaklaşmıştır. Etrafın bataklık hale gelmesi ve deprem sonucunda 13. yy.'dan sonra tamamen terkedilmiştir. Ortaçağdan sonra bugünkü "Güllübahçe" kasabası'nın bulunduğu yerde "Samson" adlı bir şehir olduğunu, Rum yerleşmesi zamanında kasabanın adının "Glebec" olduğunu biliyoruz.
Yapılan kazılar ve arkeolojik buluntular :
Priene'de kazılar 1765-1769 yılları arasında İngiliz'ler, 1895-1898 arasında Almanlar tarafından yapılmış, bulunan eserlerin çoğunluğu Almanya'ya götürülmüştür.
Priene'nin önemli kalıntıları şunlardır :
- Athena Tapınağı
- Tiyatro
- Bouleuterion (Meclis Binası)
- Prytaneion (Yürütme Kurulu Binası)
- Kutsal Stoa/Galeri
- Agora
- Gimnazyumlar
- Stadyum
- İskender Evi
- Zengin Evleri
- Zeus Olympos Temeno'su (Temeno : Tapınakları çevreleyen kutsal alan)
- Mısır Tanrıları Temeno'su
- Demeter Tapınağı
- Kent Surları
- Kuzey Tepedeki Akropol

    

q

MİLET

Milet ismi mitolojik açıdan “Apollon” ile ilgilidir. Apollon ile Girit kralı Minos’un kızı Akakallis’in üç çocuğundan biri olan Miletos ‘a Minos’un kötülük yapmaması için onu dağa bırakır. Çocuğu kurtlar bakar. Daha sonra çobanların büyüttüğü Miletos Anadolu’ya geçerek burada Meandros’un kızı Kyene ile evlenerek Milet şehrini kurar.
Lokalizasyonu
Miletus (Milet): Milet, Aydın ili, Söke ilçesi sınırları içerisinde Söke’ye 30 km. uzaklıkta ve Akköy yakınlarındadır Milet; Büyük Menderes'in kıyıyı doldurması sonucu, Ege sahillerindeki pek çok şehir gibi, bugün tarlaların içinde kalmıştır. Herodot'un "çalışan nehir" olarak tanımladığı nehirlerden olan Büyük Menderes; taşıdığı malzemeyle, sahil şeridinin yılda ortalama 6 metre kadar denize doğru ilerlemesine neden olmuş. Böylece, klasik dönemde Latmos Körfezi'nin ağzında bir sahil kenti olan Milet, zamanla denizden 10 km içeride kalmış. Bir zamanlar kentin karşısında bulunan Lade Adası, bugün ovanın ortasında bir tepeye; Latmos Körfezi is, Bafa Gölü'ne dönüşmüş.


Tarihçe
İlkçağda denizciliğiyle parlayan ve zamanla önemli bir ticaret kenti haline gelen Milet kentinde; Kazılar süresince bulunan Girit seramiklerine bakılarak, ilk yerleşimin İÖ 1600'lerde, Giritler tarafından, doğuya giden ticaret yolu üzerinde bir ara liman olarak kurulduğu düşünülmektedir. Ancak İonların gelişinden sonra, kent büyük bir denizcilik ve ticaret merkezi haline gelerek; Karadeniz, Marmara ve Çanakkale Boğazı kıyılarında 90'a yakın koloni kuruyor. Milet M.Ö. 7. ve 6. yy.da en parlak dönemini yaşamıştır. Milletliler özellikle M.Ö. 6. yy.da deniz ticaretini ele geçirmelerinden sonra Akdeniz ve Karadeniz'de kurdukları koloniler sayesinde etkinliklerini çoğaltmış ve zenginleşmişlerdir.Milet kolonileri arasında "Sinop", "Trabzon", "Giresun" gibi şehirler vardır. Bir görüşe göre bu kolonilerin bir kısmı Millet Hellenleşmeden önceki yerli halkı tarafından kurulmuş, bu sırada Milet kentinin yani merkezin Hellenleşmesi ile onlarda Hellenleşmiş.
Giderek Milet, İyon dünyasının başkenti haline gelmiştir. Millet'in ticari ve kültürel yönden yaşadığı altın çağ; İÖ 494 yılındaki Lade Savaşı'nın ardından kentin Perslerin eline geçmesi ile son buluyor.. Milet "LADE DENİZ SAVAŞINA" 80 gemi ile katılmış, tüm donanmasını yitirmiş ve kazanan Persler, kenti ve bu arada da Apollon Mabedini yakıp yıkmışlardır.
Miletlilerin bozgunu, Yunan dünyasında öyle büyük bir trajedi olarak algılanıyor ki; Atinalı bir oyun yazarının Millet'in Düşüşü adlı dramı, sahnelendiği zaman bütün Atina ahalisini derin bir yasa boğuyor. Hatta, halkın ağlamaktan perişan olduğunu gören yönetim, yazarı yüklü bir para cezasına çarptırıyor. Klasik dönemde önemi büyük ölçüde azalmış olmasına rağmen Milet, Helenistik dönemin ticaret, sanat ve bilim alanında başta gelen merkezlerinden biri olmuştur. Roma döneminde bağımsız bir kent olarak "Asia Eyaleti"nin, yani Batı Anadolu'nun belli başlı metropollerinden biri sayılmıştır. . M.Ö. 38’de şehir, Roma imparatorlarının özel ilgisiyle özerkliğini elde etti.  "Latmos Körfezi"nin M.S. 3. yy'da dolması üzerine, körfez çevresindeki "Priene", "Myus" ve "Herakleia" gibi kıyı kentleriyle birlikte Milet de sönükleşmiş ve küçülmeye başlamıştır. Bizans çağında küçük bir köye dönüşmüştür. Yerleşim, limanlar alüvyonla doldukça, etrafı bataklığa döndükçe ve sıtma tehlikeli boyutlara ulaştıkça terk edilmeye başlandı. Bizans döneminde, şehrin sınırları oldukça daralmıştı ve binalar tiyatronun çevresinde toplanmıştı. Duvarlar yeniden inşa edildi ve bazı binalar restore edildi. M.S. 6. yüzyılda ilerlemek için yapılan çabalar ise uzun sürmedi. M.S. 1071 Malazgirt zaferinden sonra Türkler Ege kıyılarına geldiler. O dönemde Bizans Millet'i kendi sınırları içine almış ise de Karia'daki Menteşoğulları Beylerinden Orhan, Millet’te kendi adına sikke bastırarak şehrin adını Platia (bugünkü BALAT) diye yazdırmıştır.  Balat'da 1369 yılına kadar bağımsız bir "Metropolit" vardı. Bu yıldan sonra Metropolit "Afrodisias"a taşınmıştır. Bölgenin eski yerleşim birimlerinden birisi olan Balat,1955 yılında yaşanan bir deprem felaketi sonrasında, kurulu bulunduğu Millet antik kentinin içinden alınarak, harabelere iki kilometre mesafede yeniden kurulmuş; geçmişinde Türkler'in ve Rumlar'in bir arada yaşadığı, önemli bir ticari potansiyele sahip, pek çok uygarlığı içinde barındırmış, tarımsal faaliyetlerin yapıldığı şirin bir köyümüzdür.
Balat 13.Yüzyılda bu bölgeye hakim olan Menteşe oğulları Beyliği'nin başkentiydi. Osmanlı Padişahı II. Murat Menteşoğulları Beyliğine son verince Platia Osmanlı idaresine geçmiştir. Şehir, Menderes Nehri'nin denizi doldurması sonucu coğrafi ve ticari önemin! yitirmiş, bugün itibarı ile küçük bir köy halini almıştır.


Yapılan kazılar ve arkeolojik buluntular:
Milet’te ilk kazılar 1899’da Th. Wiegand tarafından başlatılmış ve 1938’e kadar devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar başlatılan çalışmalar hâlen kazı ve onarımlarlarla Alman uzmanlar tarafından sürdürülmektedir.
Kentte ızgara plân uygulanmış ve yapılar bu plânın öngördüğü biçimde konumlanmışlardır. Kentte bulunan yapılar arasında 15.000 kişilik kapasitesi olan ve son yıllarda onarılmaya başlanan Roma çağı yapısı Tiyatro, M.S. 1. yüzyılda inşa edilmiş Roma Hamamları, ana dini merkez olan Delphinion, Kuzey Agora, M.S. 1. yüzyıla ait Ionik Stoa, Capito hamamları, Gymnasium, 2. yüzyılda inşa edilen Bouleterion, 164x196 m. boyutlarındaki Güney Agora, M.S. 2. yüzyılda yapılan Faustina Hamamı önem kazanır. Millet'i diğer antik kentlerden ayıran özelliği, çok büyük bir alana yayılmış olması.Priene'deki tiyatro nasıl en iyi Helenistik örneği temsil ediyorsa; Milet Tiyatrosu da, Yunan - Roma tipinin en güzel örneklerinden biri.

Tiyatro: Batı Anadolu’daki tiyatrolar arasında Millet tiyatrosunun ayrı bir yeri vardır. En uzun ömürlü olan yapısı ve görkemiyle dikkat çeker. Dört ayrı inşa evresi olan tiyatro bir yamaç üzerinde oturtulmuştur. Denizden yüksekliği 30-40 m kadardır. Diğer antik tiyatro yapıları gibi üç bölümden oluşur. Hellenistik dönemde yapılan tiyatro, MS 200’lerde onarım görmüştür. Helenistik dönemde 5 bin 300 kişilik olan tiyatronun kapasitesi, Roma döneminde 19 bin kişiye çıkarılmış. Bugün tiyatronun üçüncü katı yerinde, Bizans ve Osmanlılar zamanında kullanılmış bir kalenin kalıntıları yükseliyor; sahnenin ayakta kalan parçaları ve katlar arasındaki galeriler, tiyatro atmosferini büyük ölçüde canlı tutuyor.


Faustina Hamamı: Millet’te ayakta kalan başlıca yapıtlardan biridir.Güney agora ile tiyatro arasındadır. Önde bekleme salonu ve bitişiğinde Muza’lar odası yer almaktadır.


Stadyum: Tiyatro ile limanın hemen önündedir. Dikdörtgen biçimdedir. Roma döneminin sonlarında 15000 kişilik idi.


Serapis Tapınağı: Dört basamaklı bir merdivenle çıkılan tapınak, dikdörtgen biçimindedir. Beşerden iki dizi sütunla üç nefe ayrılmıştır. Girişteki tavan bölümlerinde tanrı ve müz kabartmaları görülür. Tapınakta,oluklu, dört sütunlu korent başlıkları üzerinde yer alan arşitrav (baştaban), onun üzerinde de, Helois Serapis kabartması bulunan üçgen yer almaktadır.


Kent Meclisi (Bouleuterion): Güney Agora yakınlarındadır. Tiyatro yapılarını andırır. MÖ 2.yüzyıl yapısıdır.Salon, 1.500 kişilik oturma yerine sahiptir.


Tören Caddesi ve İonik Stoa: Halk meclisi önünden aslanlı limana doğru bir yol uzanmaktadır. 1976 yılında restorasyonuna başlanan bir stoa, tören caddesinin doğusunda yer almaktadır. Bu stoa arkasında 19 dükkanın bulunduğu 35 ionik sütunlu bir sundurmadan ibarettir. Bu caddede törenler yapılırdı.


Anıtsal Çeşme(Nymphaion): Büyük alanın doğusundadır. MS 79 yılında imparator Titus zamanında yapılmış bir Roma dönemi yapısıdır.20 m genişliğinde ve 17 m yüksekliğinde, üç katlı görkemli bir yapıydı. Sütunlar arasına yerleştirilmiş heykellerle doluydu. En alt kattaki eğik anforalardan ve balık heykellerinin ağızlarından sular fışkırırdı.


Delpinion: Tanrı Apollon Delpinus’un tapkı yeri, arkaik dönemden beri kutsal bir yerdi. Kalıntıları olan tapınak, Helenistik Çağda  yapılmış, Roma Çağında da yenilenmişti. Tapınak alanı Helenistik Çağda Dor, Roma Çağında da Korint düzeninde staolarla çevrilmişti.


Gymnasion: Kuzey agoranın doğusundadır. Dört basamaklı bir merdivenle çıkılır. Büyük bir kapıdan Dor ve İon düzeninde sütunlarla çevrili salonlara girilir. Etrafında beş dersliğin yer aldığı bir avlusu bulunmaktadır.


Serapis Tapınağı: MS 3. yüzyılda yapılmış, iki sıralı beşer sütunun meydana getirdiği üç nefli bir yapıdır. Kesme taştan örülmüş düz duvarları daha eski bir tarihe sahiptir.


Bizans Kalesi: Tiyatronun yaslandığı tepe üzerine Bizans döneminde yapılmıştır.Korsanlar ve Türkler tarafından da kullanılan kalenin bir  kısım surları tiyatro sahnesinin üzerine de inşa edilmişti. İlk kazılar sırasında tiyatro temizlenirken bunların pek çoğu kaldırılmıştır.


Büyük Kilise: MÖ 3. yüzyıl yapısı ile MS 2. yüzyıl yapısı bir Heronun temelleri üzerine 534 yılında inşa edilmiş Büyük kilise’nin,üç nefli bir yapı olduğu anlaşılmaktadır.


Liman: Kentin 4 büyük limanından geriye kalan tek örnek bu. Triton adı verilen, yarı insan yarı balık şeklinde bir varlığın tasvir edildiği kabartmalı bir anıt, limanı işaretliyor.


Milet’te Düşünsel Gelişim:
Milet kalıntıları arasında dolaşırken, bir zamanlar bu kentte yaşayıp, evrenin gizlerini çözmeye çalışmış filozofları hayal etmeye çalışabilirsiniz. Filozofların sözleri rüzgâra karışmış, evlerin içindeki eşyalar ve yaşamlar çoktan dağılıp gitmiş ve şehir, mermerden iskeletiyle çırılçıplak kalmış olsa da... Söke - Didim karayolu üzerinde, tarlaların arasından beliren tabelası ile kent, bir ovanın orta yerinde karşılıyor sizi.
Efsaneye göre, bir gün baş tanrı Zeus ile fakir bir Miletli, Milet agorasında bir konu üzerinde tartışırlar. İkisi de bir türlü geri adım atmayınca, tartışma uzayıp gider. Sonunda canı sıkılan Zeus, tanrı olmanın ayrıcalığını kullanarak tartışmayı sonlandırır: "Bana bak, beni daha fazla kızdırma, şimdi bir şimşek çakar, seni cayır, cayır yakarım!" Milletli köylü, korkmak bir yana, gayet sakin bir şekilde, "Koca Zeus, bu öfkenle haksız olduğunu nasıl da kanıtladın..." der. Hikâyenin sonunda Milletli köylünün akıbetini bilmiyoruz, fakat kesin olan şu ki, Miletlilerin tanrıyla özdeş bir düşünce yapısına sahip olduğu... Boşuna değil; bundan tam 2 bin 600 yıl önce, akılcı düşüncenin ve felsefenin temelleri bu şehirde atılmış.
Aristoteles'e göre, felsefenin gelişmesinin iki ön koşulu var: Öncelikle, felsefe yapacak kişinin "tuzu kuru" olmalı. Yani o kişi, maddiyat kaygısına düşmeden kendini sadece düşünmeye verebilmeli. İkincisi, kişi gerçek bir merak duygusuna sahip olmalı ve en doğal görünen gerçekleri bile sorgulayabilmeli. İşte, Millet'te bu iki koşulun bir araya gelmesiyle, tarihin gerçek anlamdaki ilk filozofu kabul edilen Thales ve onun ardılları olan, Anaksimenes ve Anaksimandros ortaya çıkmış.


Thales : Antik Dünyanın yedi bilgesinden biridir. Lidyalılar ile Gedler arasındaki savaş sırasında yaşanacak olan bir güneş tutulmasını doğru olarak hesaplaması döneminde kendisine saygı duyulmasını sağlamıştır. Babillilerden aldığı astronomi bilgisi ve Mısır'dan getirdiği söylenen geometri bilgisi dışında Thales'in asıl önemi, aklına takılan sorularda. "Neyin var olduğu" ve "neyin gerçek olduğu" gibi sorular sayesinde Thales, o güne dek doğadaki her olayı ayrı bir tanrının varlığına bağlayan mitolojinin ötesine geçerek; her şeyin nedenini, doğanın kendisinde aramaya başlıyor. Thales ve öğrencilerinin "Fizikçiler Okulu" diye anılması ve pozitif bilimin temellerini attıklarının söylenmesi de bu yüzden.
Thales'e göre, evrenin asıl maddesi sudur; her şey sudan gelir ve suya döner. Dünya, "okeanos" denilen dev bir su kütlesi içinde yüzen, düz bir tepsidir onun zihninde. Anaksimandros ise, dünyanın sıcak ile soğuğun birleşmesinden doğduğunu savunur. Ona göre, yaşam "ıslak" bir ortamda başlamıştır, ilk canlılar ise balığa benzer yaratıklardır. Bu düşünceleriyle, binlerce yıl önce ilk evrim düşüncesini ortaya atan Anaksimandros; dünyayı, boşlukta asılı duran bir silindir olarak tasvir eder. Anaksimenes'e göre ise, ruhumuzun bizi ayakta tuttuğu gibi, hava da dünyayı ayakta tutmaktadır. Görüldüğü gibi, ilk felsefi denemelere daha çok hayal gücü hâkim. Ancak gözlem yeteneğinin çok sınırlı olduğu bir çağda, buna şaşmamak gerek.


Aneksimenes : Tarih yazarı olup aynı zamanda matematikçi ve coğrafyacıdır. Ay Tutulmasını ilk doğru hesaplayan kişidir. Her şeyin kaynağının hava olduğunu savunmuştur.


Aneksimandros : Miletli filazof Aneksimandros Thales’in öğrencisidir. İlk coğrafi haritayı yapmıştır. Tabiat isimli bir eseri vardır.

    

x

PANİONİON

Lokalizasyonu

PanionionMykale Dağının eteğindeki Güzel çamlı yöresinde, yol kenarında, yoldan birkaçyüz metre içeridedir.
BatıAnadolu kıyısının İzmir ve Bargylia Körfezleri arasında bulunan merkezi bölümü,Samos (Sisam) ve Chios (Sakız) Adalarıyla birlikte İonya olarak tanımlananbölgeyi oluşturmaktadır. Bununla beraber bu terim, çoğunlukla civardaki adalarlabirlikte Batı Anadolu'nun daha büyük bir bölgesi için kullanılmaktadır. Heredottarafından bildirilen 12 kentin adları şunlardır: Öilet, Myus ve Priene; merkezibölgede, Efes, Kolophon, Teos ve Lebedos; kuzeyde, Erythrai, Klazomenai, Phokaiave Samos ile Chios adalarıdır
Tüm bu on iki kentdevletinin kurduğu birlik ve birliğin merkezi olan panionion o dönemde Prienesınırları içinde kalıyordu ve bu yüzden yapılan toplantı ve törenlerinbaşkanlığı Priene’nin elindeydi.

Tarihçesi

Yine Herodot İonlardanbahsederken yunan soyunun en az hatırı sayılır ve en güçsüz olanlarıydı der.Yalnız bu on iki şehir, isimleriyle şeref duyarlardı ve kendiaralarında Panionion olarak adlandırılan politik amaçlıve dini bir birlik oluşturmuşlardır. İzmir, M.Ö. 8 nci yy. başlarında bu birliğekatıldığından dolayı, Panionion'un 9 uncu yy.'dan daha sonra kurulmuş olduğudüşünülemez.
Panionion'unkurulduğu ilk günden başlayarak, İon kentlerinin gelişmesini sağlayan merkezibir örgüt yaratılmıştır. Bu birlik sayesinde İonlular yalnız dünya tarihindekien parlak kültürlerden birini yaratmakla kalmamış, aynı zamanda politikbirleşmelerini de sağlayarak yerleşme bölgelerini ve etki alanlarınıgenişletmişlerdir
İonkentlerinin en parlak dönemi, 7 nci yüzyılın ikinci yarısında kolonilerinkurulmasından sonra başlamış, ancak M.Ö. 600-545'teki altın çağda gelişmesinindoruğuna erişmiştir. Bu dönemde, eski dünyanın kültürel öncülüğü Yakındoğu'danİon merkezlerine geçmiştir. Bu dönemin İonya'sı, dünyaya yalnız pozitifilimlerde ve felsefede değil, aynı zamanda mimarlık ve heyketraşlıkta da yolgöstermiştir.
AkamonidKralı Kyros'un Lydia Kralı Kroisos'u yenip Perslilerin Lidya devletini ortadankaldırmasından sonra, Pers komutanı Harpagos, Batı Anadolu'daki kentlerdenbirçoğunu ele geçirildi (M.Ö. 545). Bunu takiben, sözcüğün tam anlamı ile özgürolarak, yalnız bir İon kent-devleti kaldı; bu devlet Tiran Polykrates tarafındanyönetilen Samos'tu.
PolykratesM.Ö. 522'de Menderes Magnesia'daki Pers valisi Oroites'in tuzağına düşereköldürüldü. Bu andan başlayarak, İon kent devletlerinin dolayısıyla Panionionbirliğinin liderliği Samos'tan, kısmen özgür bir devlet olan Milet'in elinegeçti. Bununla beraber, İonlular, Perslerin etkisi ile Tiranların zorlamalarıüzerine kurulmuş bir devlet sistemine uzun süredayanamadılar.
Böylece,M.Ö. 499'da Milet'in başkanlığındaki ayaklanma, Sardes'in tahrip edilmesi ilesonuçlandı. Ancak, çok geçmeden Persler küçük bir ada olan Lade açıklarında, 353gemiden oluşan İyon donanmasını yok ederek ilk karşı akınlarını yaptılar. Bugünburası Menderes Nehri'nin getirdiği killi toprakla çevrelenmiş yuvarlak birtepeye dönüşmüştür. Atina'nın ve Eretria'nın İon yalılarla birlikte Sardes'esaldırmaları, Perslerin M.Ö. 480'de Atina Akropolünü tahrip ederek misillemedebulunmalarına yol açtı. Bununla beraber, ertesi yıl, yani M.Ö. 479'da PerslerPlataea'da son seferlerini kazandıkları zaman, kıta Yunanistan'dan gelen göçlerile İon yalılar, geride kalan Pers donanmasını Mykale'de yendiler. Böylece, İyonkentleri özgürlüklerini yeniden kazandılar.

Tümbu politik gelişmelerin ve bunlarla ilgili kararların toplanma yeri Panionion daalındığını bu tarihle ilgili bilgileri bize aktaran Herodot’un anlattıklarındanöğreniyoruz. Hatta Lade savaşı öncesi grup üyeleri arasında ciddi tartışmalarolmuş, bazıları savaşmaktansa bölgeyi terk etmeyi yine bu toplantılardan birindeönermişlerdir.
Barışzamanlarında ise Panionion İon kent devletlerinin yine aynı isimle Panionionbayramlarına ev sahipliği yapmıştır.
Panionion, İon kentdevletlerini M.Ö. 5. yüzyıla kadar her yönden Yunanistan’daki kentlerin çoküstünde yerleşimler haline getirdi.
Bu konfederasyonukoruyan tanrısı Poseidon Helikonos’tu. Anadolu İonları, Panionion ‘un diğerİonlu devletlere açık olmadığını ilan etmişlerdi.

Yapılankazılar- arkeolojik buluntular

1957-1958yıllarında, bölgede yaptığı kazılar sırasında G.Kleiner, sunak olması gerekenbir yapıyı gün ışığına çıkartmıştır. 18x4 metre boyutlarında olanbu sunağınM.Ö. 6 ncı yüzyılın sonuna ait olduğunu kanıtlanmıştır. Bu yapı, kayanın dışyüzüne oyulmuş 11 basamaklı bir tiyatro şeklinde inşa edilmiş ve İon kentidelegelerinin toplantı yeri olarak kullanmıştır.

    

c

ESKİ DOĞANBEY KÖYÜ

Lokalizasyonu
Mykale (Samsun) Dağları’nın güney yamacına dayalı, milli parkın delta alanına yukarıdan bakan ve 1924’e kadar Rumların yaşadığı bir köydür. Bugün Aydın ilinin Söke ilçesine bağlı tarihi Priene kenti ile Güllübahçe yolunun ilerisinde Tuzburgaz ve Atburgaz köylerinin hemen ardında yer alan bölgedeki son yerleşim yeridir.

Tarihçe

Köyün ismi Domatia, Nmotia veya Yeni Nmotia’dan gelir. Eskiden evler büyük bir ormanın içerisinde birbirinden ayrı, herbiri büyük avlulara sahip oda şeklinde inşaa edilirmiş ve bu odalara Rumca da Domatia denmiştir. Yerleşim biraz daha gelişip köy meydana geldiğinde bu isim aynı zamanda köyün ismi olmuştur. Bu evler Mykale (Samsun) Dağları'nın yamacına yaslanmış şekildedir.
Rum mimarisinin karakteristik özelliklerini taşıyan usta taş işçiliğinin ilk bakışta göze çarptığı, sivil mimari dediğimiz Doğanbey evleri, dükkanları, şapel dediğimiz yapı ve hastanesi ile Arnavut kaldırımı şeklinde döşenmiş dar taş sokakları gibi Türk mimarisinin güzel örneklerini köy bir arada sergiler. Sadece mimarisi değil 1996'daki yangından sonra her nekadar yeşilini kaybetmiş olsa da sırtını dayadığı dağın yamacında bugün
Şorlak denen şelalesi, içinden akan Rum halkının Çeşme dediği eskiden içme suyunu da sağladıkları nehri de görülmeye değerdir. Köy yavaş yavaş yeşiline kavuşsa da şelaleden sadece yağış mevsiminde su akmaktadır.
Domatialılar, Samos’tan (Sisam), Sakız Adası’ndan, Oniki Ada’dan ve Kıbrıs’tan gelmişlerdi.
Genelde Rum Halkı’nın geçimi hayvancılık olmakla beraber bağcılık ve zeytincilik de yapılırdı. Tarlalarda çalışmak için de Samos'tan teknelerle köye işçi gelirdi. 1800’lü yıllarda padişah fermanıyla adalardan bölgeye getirilip yerleştirilen Rumlar; 1924 yılından itibaren gerçekleştirilen mübade ile kendi vatanlarına giderken, onların yerine Balkan Ülkeleri’nden Türkler getirilip yerleştirilmiş, yokluklar içinde gerçekleştirilen bu zorunlu göç kendi başına bir dram ve bu olaylara ev sahipliği yapan eski adıyla Domatia yeni adıyla Doğanbey ise sessiz tanıktır. Buradaki evlerini terk ederek yeni yerlerine göç edenlerin anlaşılabilir duygusal nedenlerle ayrıldıkları evlerini tahrip etmeleri, yeni gelenlerin yerleştirilmesi uzayınca sahipsiz kalan evlerin ve diğer yapıların kendi kaderine bırakılmış olması ve bu bölgenin, yerleştirilen göçmenlerin yaşamına uygun olmayışı, (gelişmeye müsait olmaması, sokaklarının dar ve dik oluşu aşırı rüzgar alması ve tarım arazilerine uzak oluşu) gibi nedenlerle 1985 yılında köy tamamen boşaltılmış ve Yeni Doğanbey adıyla köyün hemen aşağısında yol kenarında yeni bir yerleşim yeri kurulmuştur. Bu tarihten itibaren köyün kaderi yine değişmiştir.

Köyde 1890’larda hastane amaçlı yapılan ve daha sonra ilkokul, karakol gibi işlevleri yüklenen ve geçen yüz yıl içinde yıpranan binanın Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası Milli Parkı Ziyaretçi-Tanıtım Merkezi olarak restore edilmesiyle, yurt içinden ve yurt dışından gelip bu köyü ve buraya ait kültürel zenginlikleri ile doğal güzellikleri korumayı ve yaşatmayı amaçlayan kişilerce bazı yapıların restore edilmesi sonucunda köy tekrar yaşanan bir yer olmuştur.

    

v

LADE ADASI

Lokalizasyonu
Milet antik kenti limanının hemen önünde yer alan adacıktır. Milet limanının savunmasında bu adacıktan sıklıkla yararlanılmış, dolayısıyla Milet’in dahil olduğu her deniz savaşında stretejik konumu nedeniyle önemli olmuştur. Günümüzde Menderes Nehri’nin bölgeyi alüvyonlarıyla doldurması sonucu ana karayla birleşmiş ve tepe durumuna gelmiştir.
Tarihçesi
Lade Adası, özellikle Persliler ve İon Kent Devletleri arasındaki deniz savaşıyla tarihe geçmiştir. Zamanının en büyük ve en kanlı deniz savaşı olan Lade Deniz Savaşı M.Ö. 494 yılında Persliler’in kendilerine karşı ayaklanan İon kent Devletleri’ne başta Milet olmak üzere savaş açmasıyla başlamıştır. Bunun üzerine Miletliler Panionion’a elçiler göndererek Persliler’e karşı kara savaşı yapılmamasına karar verdiler.
Bunun sonucu İonlar’ın verdiği ortak kararla Persliler’in karşısında yaklaşık 350 gemilik bir donanma hazırlandı. Bu donanmaya İon kent Devletlerinin katılımı şöyleydi;
Milet 80 (geriye bir tek gemileri kalmaksızın tüm güçleri ile katılmışlardır), Myus 3, Teos 17, Khios 100, Erythrai 8, Phokia 3, Priene 12, Lethos 70, Samos 60 gemi ile savaş alanında yerlerini almışlardır.
İon donanmasının karşısında Pers donanmasının 600 gemisi bulunuyordu.
İon donanmasının başında 3 gemi ile birlikte yer alan Phokia’dan Dionysios geçtiği halde savaş esnasında İon donanmasında görülen dağılmalar ve özellikle Samoslular’ın savaş alanında taraf değiştirmesi savaşın kaderini değiştirmiş savaş alanından Persliler galip ayrılmıştır.

Savaşın sonucunu en ağır yaşayanlar ise Milet kenti oldu. Tüm donanmalarını dolayısıyla savaş güçlerini kaybeden Milet kenti kendi ifadeleriyle barbarların elinde yakılıp yıkıldı ve İon dünyası yaklaşık 20 yıl sürecek Pers hakimiyetine girdi.

    

f

MELİE (MELİA)

Lokalizasyonu
Mykale(Dilek) Yarımadası’nın kuzey yamacında, Panionion kutsal alanının ve bugünküGüzelçamlı beldesinin güneybatısında 212 metre yüksekliğindeki Kale Tepe’nindoruğundadır.
Tarihçe
Mykaletopraklarının ilk sahipleri olduğu düşünülen Melia, bir hisar kenttir. İlkçağların erken dönemlerine tarihlenen bu hisar kentin anlamı Helen dilinde Dişbudağı ağacı demektir. Ancak kelimenin kökeninin Luvi kökenli olup Helen dilineuydurulmuş olabileceği de düşünülmelidir. Panionion’un Helenleşmenin ilkdönemlerinde Melia’nın kutsal alanı olduğu daha sonra Priene’nin bu halka savaşaçtığı, ve onun elindeki toprakları dolayısıyla Panionion’u da alarak kendi dinimerkezi yaptığı görüşü vardır (James Cook; Greeks in İonia). Daha sonratüm Mykale Helenler tarafından alınarak toprakları kendi aralarındapaylaşılmıştır.
Yapılan Kazılar veArkeolojik Buluntular;
1957, 1958ve 1960 yıllarında üç dönem süren kazılarına G. Kleiner başkanlık yapmıştır.

Yapılankazılarda teraslama duvarı sur ve burç kalıntıları, anıtsal bir kapı, megarontürü ya da oval planlı evler ortaya çıkarılmıştır. Kentin nekropol alanı da KaleTepe’nin kuzeydoğu yanındaki tepede tespit edildi.

    

r

THEBAİ

Lokalizasyonu:

Aydın İli, Söke İlçesi Yeni Doğanbey köyünün sınırları içinde ve köyün kuzeybatısında bir tepe üzerinde yer alır. Kente ulaşmak için Tuzburgazı ve Yeni Doğanbey geçildikten sonra Karina yolunun karşısındaki orman yolu kullanılmaktadır.
Thebai denizden kuş uçumu 2km uzaklıkta, yaklaşık 300 m. Yüksekliğinde bir tepe üzerinde, Kuzey- Güney uzantılı bir yerleşim yeridir. Bulunduğu tepenin görüş alanı geniştir. Yani konum olarak geniş bir alana hakimdir. Samosla Prien arasında bir sınır kenti olarak yer alan ve kale kenti olarak görülen Kentin mülkiyeti zaman, zaman bu iki sınır komşusu  arasında itilaflara yol açmıştır.

Tarihçe:

Thebainin ilk iskanı arkeik dönemden önce başlamışsa da  Arkeik Dönemde önemli hale gelmiş, klasik dönemde bölgedeki sivil yerleşim çoğalmıştır.
Şehrin adının Thebai olduğunu  kent alanında ki yazıtlardan anlıyoruz.

Ayrıca Milet’in Mykale Yarımadasındaki Thebai kentini bir kült merkezi olarak kullandığı bilinmektedir.

 

Yapılan Kazılar ve arkeolojik Buluntular:

İlk kazılar 1894 yılında Thedos Wiegand tarafından başlatılmış. Bu ilk kazıda çıkan buluntuların ait olduğu yerde kalması yolunda 1894-97 yılları arasında Söke kaymakamlığı yapan Ali Galip beyin çabalarını görüyoruz.

Yapılan ilk çalışmalarda mermer arkeik kadın heykeli, kitaba, pişmiş toprak figürinler, keramik parçaları, kandiller, Milet ve diğer çeşitli sikkeler bulunmuştur.
Bu tapınağın sütun gövdeleri ahşaptan yapılmıştır. Yapının içi ve dışı sıvalı olup içinden arkeik döneme tarihlendirilen buluntular ele geçmiştir. Bu tapınak yapısına kıyasla daha küçük olan bir diğer yapıda 4X5 metre boyutlarındadır ve doğu yönünde 90 cmlik girişe sahiptir. İçinden çıkan Dionysos ve silen  heykelleri büyük bir phallos, phalloslu testi, çok sayıda kil maske ve pişmiş topraktan kaplar buranın da dini işleve sahip olduğunu düşündürmektedir. Burası büyük ihtimalle tanrı Dionysos’a adanmış bir kült merkezi idi.Yine aynı kutsal bölge olarak adlandırılan bölgedeki bir yapıda ise Zeus-Poseidon, Helios, Hermes, Maiandros ve Mykale kültleri ile ilgili yazıtlar bulunması bu yapının bir kurban alanı olduğunu gösterir. Bu kutsal alan uzun bir sınır duvarı ile sivil yerleşimlerden ayrılmış, evler bu sınır duvarının güneyinde çoğalmıştır.

Evler kuzey-güney doğrultulu caddenin her iki yanında karşılıklı olarak sıralanmaktadır.

    

t

MYUS

Hellen dilinde fareli anlamına gelen Myus isminin muhtemelen hellenlerden önce bölgede yaşayan yerel halka ait bir isim olduğu düşünülmektedir.

Lokalizasyonu:

Bafa gölü kıyısında, Millet’in 15 km. doğusunda bugünkü Avşar köyü yakınlarında bulunmaktadır.

Tarihçesi:

Myus İon soyundan Hellenlerin Anadolu’da ilk ele geçirdiği kentlerden biridir.
Dönemin önemli tarihçilerinden Strabon; Myus’un Atina kralı Kadrosun oğlu Kydrelos tarafından kurulduğunu bildirmektedir. Yine Strabon’un ve Herodot’un anlattıklarına göre Myus; Panionion birliğine dahil 12 İon kentinden birisidir. Herodot M.Ö.499 yılında Pers donanmasının Myus açıklarında demirlediğini yazarken o dönemde büyümekte olan Pers tehdidinden bahsetmektedir. Zaten kısa bir süre sonra başlayan (M.Ö.494) Lade Deniz Savaşında Myus’un 3 gemiyle Perslilere karşı savaşa katıldığını görürüz. Ayrıca antik dönemde Myus ta faaliyet gösteren taş ocaklarının varolduğunu ve bu ocaklardan çıkarılan gnaysın Milet’te, Kalabak tepe üzerinde yer alan arkeik dönem sur duvarları ile Athena Tapınağının inşasında kullanılmış olduğunu biliyoruz. Yine Myus’un kuzeyinde kalan Aşağı Menderes havzasında ki kurşun yataları  günümüzde biinmesine karşın o dönemlerde kullanıldığını kanıtlamak zordur. Ayrıca Myus kenti Maiandros nehrinin alüvyonları ile Latmos körfezinin zaman içinde bataklık hale gelmesinden ve daha sonrasında ortaya çıkan sivrisinek  derdiyle ve bu sivrisineklerin getirdiği sıtma hastalığıyla da mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Hatta Strabon tüm bunlarla baş edemeyen Myus halkının kenti terk ettiğini yazar.
Tarihindeki Pers istilaları, savaşlar ve sıtma gibi sorunlar yüzünden olsa gerek Myus İon kent devletleri içinde en pasif olanı olarak kalmış ne tarihsel olayları etkileyip yönlendirebilmiş nede ünlü bir kişi yetiştirebilmiştir.

Yapılan Kazılar ve arkeolojik Buluntular:

Hakkında yazılı belgelerden bu kadar bilgiye sahip olduğumuz Myus antik kenti arkeolojik kalıntı açısından da diğer komşusu ve çağdaşı Milet, Priene ve Didimle kıyaslandığında o kadar zengin buluntuya sahip değildir.Antik kaynaklarda da bahsedilen beyaz mermerden yapıldığı bilinen Dionysos tapınağı yapılan kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Myus kentinde bugün Dionysos tapınağına ait parçalar arkeik döneme ait sur duvarları ve Bizans Kalesi kalıntıları vardır.

    

y

MAGNESİA MEANDRUM

Araştırmaların Tarihçesi
Vitruvius'un (III 2. 6) kitabında mimar Hermogenes'e ait olduğunu yazdığı pseudodipteros planlı Artemis tapınağının Magnesia'da oluşu bu kenti bulmaya ve araştırmaya yönelik çalışmaların başlatılmalarının en büyük nedenidir. Bu konudaki bilgilerimiz kronolojik olarak şu şekilde sıralanabiliyorlar.

 

 

18. yy.

Paul Lucas, Voyaje fait en MDCCXIV par ordre de Louis XIV. Dans la Turquie, L’Asie, Sourie …(1720) 159 vd. Pococke, Beschreibung des Morgenlandes und einiger anderer Länder III (1775) 79 vd. Çeviren: E. von Windheim.

Güzelhisar'ın (Tralles'in), Magnesia olduğu varsayımı

1757

J. van Egmont ve J. Heimann, Reizen door en geedelte van Europa, Klein-Asien I (1757) 128

Herakleia olduğu varsayımı

1800 Magnesia’yı zi.

W. M. Leake, Journal of a Tour in Asia Minor (1824) 242vd.

Magnesia olduğunun saptanıp, Artemis tapınağının da ilk kez planının çizilmesi.

 

W. J. Hamilton Reserches in Asia Minor, Pontus and Armenia (1742) Vol.I S. 538; II S.81

Leake’e dayanarak ikinci kez tanımlanması

(1817-1821)

J. N. Huyot

Donaldson Dedreux ile birlikte çizdiği planlar ise bugün Paris’te Biblothéque Nationale'de olup, bir iki resim dışında yayınlanmamıştır.

1830

Michaud et Poujoulat, Correspondance d’Orient Paris 81834) III s. 368

kalıntıların geniş tanımı

 

1842 Eylül- 1843 Nisan

Ch. Texier, F. De Clarac mimar Jacques Clerget ressam Clém. Boulanger

Artemis tapınağındaki kazılara arazinin bataklık oluşu ve su seviyesinin yüksek oluşu nedeniyle son verilmiş. Tapınağın friz lerinden toplam uzunlukları yaklaşık 40 m. yi bulan 41 blok ve parçaları ile bazı mimari elemanların Paris, Louvre Müzesine götürülüşü.

     Ne bu son çalışmaların sonuçları bilim dünyasına duyurulmuş, ne de kazıya katılan mimar Clerget'in bugün "Bibliothéque des Ecoles des Beaux-Arts" da korunan çizimleri yayınlanmıştır. Bu çalışmaları yalnız Clarac'ın yayınladığı birkaç çizimden tanıyoruz. Daha sonra Raoul Rochette, bu çizimlere dayanarak Leake'in planını düzeltecek ve yeni gözlemlerini açıklayacaktır. 1872-1873 de O. Rayet ve A. Thomas Batı Anadolu'da incelemeler yaptılar ve Magnesia tarihi hakkında en kapsamlı yayını gerçekleştirdiler. 1887 de F. Winter ve W. Judeich'ın verdikleri bilgi üzerine İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Osman Hamdi Bey Artemision'un yaklaşık 20 m uzunluğundaki friz bloklarını ve parçalarını İstanbul’a aldırır.
    1890 sonbaharında Atina, Alman Arkeoloji Enstitüsü küçük bir kazı düzenlemek amacıyla O. Kern'i görevlendirir ve onunla birlikte F. F. H. von Gaertringen de Magnesia'ya gelir. 1. 12. 1890 da Artemision'un arkasında başlatılan kazı sonunda Berlin Müzeleri, ertesi yıldan itibaren Magnesia'da sürekli kazılara başlama kararı alır. Bu kazılara başlamadan von Gaertringen 1890 kışından Temmuz ayına kadar tiyatronun kazısını gerçekleştirecektir. 1. 3. 1891 de Berlin Müzeleri adına C. Humann'ın başkanlığında kazılara başlanır. O. Kern ve R. Heyne'nin katıldığı kazılar 1893 yılının temmuz ayı sonuna kadar devam eder. Temmuz ayı ile Eylül ayı arasında aşırı sıcaklar ve susuzluktan; Aralık ayı sonundan Mart ayına kadar kış yağmurları ve su baskınları nedeniyle ara verilen kazılarda 1. 12. 1890 tarihinden 22. Temmuz 1893 e kadar geçen toplam 33 ay içinde tam 21 ay (630 Gün) çalışılmıştır. Bu çalışmaların ilk yıllarında yapılan harcamaların Türk kaynaklarına göre 13.000 TL olduğunu, son çalışmalarda yılda 3400 TL harcanmış olduğunu öğreniyoruz. O yıllarda Osman Hamdi Bey'in maaşı 80 lira olduğuna göre bir yıllık kazı ödeneği bu maaşın 42.5 katını bulmaktadır. O kazılarda tiyatro dışında, Artemis kutsal alanında, tapınakta ve altarda, agorayı çevreleyen stoalar ile, ortasındaki Zeus tapınağı ve Prytaneion ’da yürütülen kazılar sonucu ortaya çıkartılan eserler İstanbul ve Berlin müzelerine götürülmüşlerdir.
     1893 yılından sonra Magnesia kendi haline bırakıldı. Lethaios nehrinin getirdiği alüvyonlar ve Thorax'dan yağmur suyuyla gelen mille yer yer 4-5 m. ye kadar örtülen kalıntılardan, kazılarla ortaya çıkartılanlar da yavaş yavaş yeniden toprak altında kaldılar. Magnesia yüz yıla yakın bir süre, bu arada özellikle Hermogenes ile ilgili önemli araştırmalar yapılmasına karşın tamamen unutuldu. Bilim dünyasına yansıtılmayan bir iki küçük kazıdan sonra sürekli bilimsel kazılara 1984 yılında Aydın Arkeoloji Müzesi ile birlikte başlanılmıştır. Magnesia kazısı, 1985 yılından bu yana Bakanlar Kurulu’nun 01.08.1985 tarih ve 85/98757 sayılı kararı ile bu satırların yazarının başkanlığı altında Kültür Bakanlığı adına Ankara Üniversitesi tarafından yürütülmektedir. Bugüne kadar geçen 14 yıl içinde 684 gün çalışılmıştır. 1982-1992 yılları arasında genelde Theatron ve Çarşı Bazilikası'nda, bunun dışında kısa süreli olmak üzere Hamam ve Gymnasion’da çalışılmıştır.

1993 yılından bu yana çalışmalar Bizans surunun içindeki yapılarda yoğunlaştırılmıştır. Bu bölüm kısmen çit içine alınmış, ören yerinin “Giriş“i düzenlenmiş, yeni bir depo ile bazı mimari elemanların koruma altına alındığı bir sundurma yaptırılmıştır. Ayrıca kent planını ve çit içine alınan alandaki yapıları açıklayıcı bilgi, plan ve restitüsyon önerilerini içeren levhalar ören yerine dikilmiştir.  

Magnesia Ad.Meandrum (menderes Magnesiası)
Magnesia ad meandrum antik kentine ait ören yeri, Germencik ilçesi Ortaklar bucağına bağlı Tekin köy sınırları içinde Ortaklar-Söke karayolu üzerindedir. Kent,kuruluşunun anlatıldığı efsaneye ve antik kaynaklara göre Teselya’dan gelen ve Magnetler olarak isimlendirilen bir kavim tarafında kurulmuştur. Apollon kehaneti ve liderLeukippos’un (Beyaz atlı) öncülüğünde o dönemde bir koy olan bugünkü  bafa gölü kıyısında karaya çıkan Magnetlerin kurdukları ilk Magnesia’nın yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte, bu kentin Menderes akarsuyu olduğunu antik kaynaklardan öğrenmekteyiz.
Magnesia;  Prien, Efes, Tralles,üçgeni  arasında ticari ve stratejik açıdan önemli bir konumdaydı. Ören yerindeki ilk kazılar kısa süreli bazı araştırmalardan sonra 1891 yılında Berlin Müzesi adına Carl Humann tarafından yapılmıştır.21 ay süren bu kazılar tiyatro, Armetis tapınağı ve sunağı, agora, Zeus tapınağı ve prytaneion kısmen ya da tamamen çıkarılmıştır. Kent fazla yıkım ve tahribata uğramamıştır.Bunlarda akarsu taşmalarının ve Gümüş dağından inen yağmur sularının getirdiği mil tabakasının kenti örtmesinin de payı yüksektir.
Magnesia’da bulunan eserler, Paris, Berlin ve İstanbul müzelerinde sergilenmektedir. 1891-1893 yıllarında Carl Human’ın yaptığı kazıların ardından yaklaşık 100 yıl sonra, 1984 yılında Kültür Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi adına Prof.Dr.Orhan Bingöl başkanlığındaki heyetle çalışmalara yeniden başlanılmıştır.
Magnesia’nın  zamınımızdaki ünü, antik dönem mimari Hermogenes’ten kaynaklanmaktadır. Antik dönem yazarı, Mimar Vitruvius’a göre Hermogenes oktogonal pseudodipteros tapınak planını uygulayan ilk mimardır. Vitruvius,Hermogenes’in baş yapıtının Magnesia’daki Artemis Leukophryene  (Beyaz Kaşlı Artemis) Tapınağın olduğunu söyler. Hermogenes’in tapınağı Arkeik döneme (MÖ 6. yy)  ait olan Artemis tapınağının kalıntıları üzerine Hellenistik dönemde inşa edilmiştir. Tapınak, İon düzeninde 8x15 sütunlu olup 67.50x40 metreyi bulan boyutlarıyla Anadolu’nun 4. büyük tapınağıdır. Tapınağın önünde “U” formlu planıyla Bergama Zeus sunağına öncülük eden bir sunak bulunmaktaydı. Sunak,yüksekliği iki insan boyuna ulaşan kabartma ve heykellerle bezenmişti. Magnesia’daki diğer önemli bir yapı ise bugün toprak altında kalmış olan tiyatrodur. Magnesia tiyatrosu (MÖ 2. yy sonu), Vitruvius’un verdiği genel tiyatro planına en fazla uyan ender örneklerden biridir. 100 yıl önceki kazılardan sonra yeniden toprakla örtülen diğer yapıların başında yine Hermogenes’in yaptığı varsayılan agora ve Zeus tapınağı gelmektedir.26.000 m2 lik boyutu ile döneminin en büyük çarşıları arasında yer alan agoradaki Zeus Tapınağının cephesi Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir.
Magnesia’da günümüzde görülen diğer yapılar, Roma İmparatorluk dönemi ve daha sonralarına aittir. Spor ağırlıklı bir eğitim merkezi olan gymnasion, Milet’teki Faustina hamamının küçük bir kopyası olan hamam, tiyatro ile Artemision arasında yer alan odeion, 25.000  kişilik stadion, su yolu theatron olarak adlandırılan, tiyatro planı bitmemiş bir yapı, çarşı bazilikası, niteliği henüz bilinmeyen bir Bizans yapısı ve Artemision’u da çevreleyen Bizans suru Magnesia’da bilinen diğer yapılardır. 15.yüzyıla ait enine planlı Çerkez Musa Camii ise ören yerinin tek İslami yapısıdır.
Magnesia
Magnesia ad Meandrum, Aydın İli, Germencik İlçesi Ortaklar Bucağına bağlı Tekin Köy sınırları içinde Ortaklar-Söke karayolu üzerinde yer almaktadır. Kent, kuruluşunun anlatıldığı efsaneye ve antik kaynaklara göre Thessalia'dan gelen ve Magnetler olarak isimlendirilen bir kavim tarafından kurulmuştur. Apollon'un kehaneti ve lider Leukippos'un öncülüğünde o dönemde bir koy olan bugünkü Bafa Gölü kıyısında karaya çıkan Magnetlerin kurdukları ilk Magnesia'nın yeri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Menderes Nehri kenarında olduğunu antik kaynaklardan öğrenmekteyiz. Menderes'in sürekli yatak değiştirip taşması sonucu oluşan salgın hastalıklar ve Perslere karşı daha emin bir kent kurma zorunda kalmaları nedeniyle Magnetler, İ.Ö. 400 yıllarında kenti bugünkü yerinde, Gümüşçay'ın yanında yeniden kurmuşlardır. Hellenistik Dönemde önce Seleukos, ardından Bergama Krallığı'nın hakimiyetine giren Magnesia, Roma Döneminde önemini korumuş, Bizans Döneminde piskoposluk merkezi olmuştur. Magnesia, bir kent suru ile çevrili, yaklaşık 1.5 km. çapında bir alanı kapsayan, ızgara planlı cadde ve sokak sistemine sahip bir kentti ve Priene, Ephesos, Tralleis üçgeni arasında ticari ve stratejik açıdan önemli bir konuma gelmişti. Magnesia antik kenti fazla yıkım ve tahribata uğramamıştır. Bunda nehir taşmalarının ve Gümüş Dağı'ndan inen yağmur sularının getirdiği mil tabakasının kenti örtmesinin de payı yüksektir. Magnesia'da ilk kazılar kısa süreli bazı araştırmalardan sonra 1891 yılında Berlin Müzesi adına Carl Humann tarafından yapılmıştır. 21 ay süren bu kazılarda tiyatro, Artemis tapınağı ve sunağı, agora, Zeus tapınağı ve prytaneion kısmen ya da tamamen ortaya çıkarılmıştır.
Magnesia'da bulunan eserler Paris, Berlin ve İstanbul müzelerinde sergilenmektedir. 1893 yılında sona eren kazılardan yaklaşık 100 yıl sonra, yavaş yavaş ortadan kaybolmakta olan Magnesia'da kazılara 1984 yılında Kültür Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi adına yeniden başlanmıştır. Magnesia'nın zamanımızdaki ünü antik dönem mimarı Hermogenes'ten kaynaklanmaktadır. Antik Dönem yazarı mimar Vitruvius'a göre Hermogenes oktagonal pseudodipteros tapınak planını uygulayan ilk mimardır. Vitruvius, Hermogenes'in baş yapıtının Magnesia'daki Artemis Leukophryene tapınağı olduğunu söyler. Hermogenes'in tapınağı, Arkaik Döneme (İ.Ö. 6 yy.) ait olan Artemis tapınağının kalıntıları üzerine Hellenistik Dönemde (İ.Ö. 3/2 yy.) inşa edilmiştir. Tapınak, İon düzeninde 8 x 15 sütunlu olup 67.50 x 40 metreyi bulan boyutlarıyla Anadolu'nun 4. büyük tapınağıdır. Tapınağın önünde "U" formlu planıyla Bergama Zeus sunağına öncülük eden bir sunak bulunmaktaydı. Sunak, yüksekliği iki insan boyuna ulaşan kabartma ve heykellerle bezenmişti. Magnesia'daki diğer önemli bir yapı ise bugün toprak altında kalmış olan tiyatrodur. Magnesia tiyatrosu (İ.Ö. 2 yy. sonu), Vitruvius'un verdiği genel tiyatro planına en fazla uyan ender örneklerden biridir. 100 yıl önceki kazılardan sonra yeniden toprakla örtülen diğer yapıların başında yine Hermogenes'in yaptığı varsayılan agora ve Zeus tapınağı gelmektedir. 26.000 m² lik boyutu ile döneminin en büyük çarşıları arasında yer alan agoradaki Zeus tapınağının cephesi bugün Berlin Bergama Müzesi'nde sergilenmektedir. Magnesia'da bugün görülebilen diğer yapılar Roma İmparatorluk dönemi ve daha sonralarına aittir. Spor ağırlıklı bir eğitim merkezi olan gymnasion, Milet'teki Faustina hamamının küçük bir kopyası olan hamam, tiyatro ile Artemision arasında yer alan odeion, 25.000 kişilik stadion, su yolu theatron olarak adlandırılan, tiyatro planlı bitmemiş bir yapı, çarşı bazilikası, niteliği henüz bilinmeyen bir Bizans yapısı ve Artemision'u da çevreleyen Bizans suru Magnesia'da bilinen diğer yapılardır. 15. yüzyıla ait enine planlı Çerkez Musa Camii ise örenyerinin tek İslâmî yapısıdır. Yabancı ekiplerin büyük olanaklarla çalıştıkları Ephesos, Milletos, Aphrodisias ve Hierapolis gibi ünlü antik kentlerimiz arasında, onlardan hiç de aşağı kalmayan ün ve öneme sahip bu ören yerimizi gezin, görün, tanıyın, tanıtın.
Magnesia; Prien, Efes, Tralles,üçgeni arasında ticari ve stratejik açıdan önemli bir konumdaydı. Ören yerindeki ilk kazılar kısa süreli bazı araştırmalardan sonra 1891 yılında Berlin Müzesi adına Carl Humann tarafından yapılmıştır.21 ay süren bu kazılar tiyatro, Armetis tapınağı ve sunağı, agora, Zeus tapınağı ve prytaneion kısmen ya da tamamen çıkarılmıştır. Kent fazla yıkım ve tahribata uğramamıştır.Bunlarda akarsu taşmalarının ve Gümüş dağından inen yağmur sularının getirdiği mil tabakasının kenti örtmesinin de payı yüksektir.
Magnesia’da bulunan eserler, Paris, Berlin ve İstanbul müzelerinde sergilenmektedir. 1891-1893 yıllarında Carl Human’ın yaptığı kazıların ardından yaklaşık 100 yıl sonra, 1984 yılında Kültür Bakanlığı ve Ankara Üniversitesi adına Prof.Dr.Orhan Bingöl başkanlığındaki heyetle çalışmalara yeniden başlanılmıştır.
Magnesia’nın zamınımızdaki ünü, antik dönem mimari Hermogenes’ten kaynaklanmaktadır. Antik dönem yazarı, Mimar Vitruvius’a göre Hermogenes oktogonal pseudodipteros tapınak planını uygulayan ilk mimardır. Vitruvius,Hermogenes’in baş yapıtının Magnesia’daki Artemis Leukophryene (Beyaz Kaşlı Artemis) Tapınağın olduğunu söyler. Hermogenes’in tapınağı Arkeik döneme (MÖ 6. yy) ait olan Artemis tapınağının kalıntıları üzerine Hellenistik dönemde inşa edilmiştir. Tapınak, İon düzeninde 8x15 sütunlu olup 67.50x40 metreyi bulan boyutlarıyla Anadolu’nun 4. büyük tapınağıdır. Tapınağın önünde “U” formlu planıyla Bergama Zeus sunağına öncülük eden bir sunak bulunmaktaydı. Sunak,yüksekliği iki insan boyuna ulaşan kabartma ve heykellerle bezenmişti. Magnesia’daki diğer önemli bir yapı ise bugün toprak altında kalmış olan tiyatrodur. Magnesia tiyatrosu (MÖ 2. yy sonu), Vitruvius’un verdiği genel tiyatro planına en fazla uyan ender örneklerden biridir. 100 yıl önceki kazılardan sonra yeniden toprakla örtülen diğer yapıların başında yine Hermogenes’in yaptığı varsayılan agora ve Zeus tapınağı gelmektedir.26.000 m2 lik boyutu ile döneminin en büyük çarşıları arasında yer alan agoradaki Zeus Tapınağının cephesi Berlin Bergama Müzesi’nde sergilenmektedir.
Magnesia’da günümüzde görülen diğer yapılar, Roma İmparatorluk dönemi ve daha sonralarına aittir. Spor ağırlıklı bir eğitim merkezi olan gymnasion, Milet’teki Faustina hamamının küçük bir kopyası olan hamam, tiyatro ile Artemision arasında yer alan odeion, 25.000 kişilik stadion, su yolu theatron olarak adlandırılan, tiyatro planı bitmemiş bir yapı, çarşı bazilikası, niteliği henüz bilinmeyen bir Bizans yapısı ve Artemision’u da çevreleyen Bizans suru Magnesia’da bilinen diğer yapılardır. 15.yüzyıla ait enine planlı Çerkez Musa Camii ise ören yerinin tek İslami yapısıdır.